19 Mayıs 2011 Perşembe

TEMA Vakfı, Eko-Siyaset Bildirgesi


6 Mayıs 2011
TEMA’dan Siyasilere Çağrı:
“Salt ekonomi odaklı projeler dönemi bitmeli,
Ekolojik Siyaset dönemi başlamalıdır”

TEMA Vakfı, Eko-Siyaset Bildirgesi ile siyasi partilere, salt ekonomi odaklı siyasetten vazgeçmeleri çağrısında bulunuyor.
Çevreye etkisi tartışılan yeni büyük projelerin gündemde olduğu bir dönemde Ekolojik Siyaset anlayışının yaygınlaşması için hazırlanan çözüm önerilerini, 6 Mayıs Cuma günü düzenledikleri basın toplantısında, kamuoyu ile paylaşan TEMA Vakfı, seçmenlerden de, destekleyecekleri siyasi partinin temel insan hakkı olan Çevre Hakkını nasıl koruyacağını sorgulamalarını istiyor.

Gündemdeki büyük projelerin salt ekonomi odaklı olduğuna dikkat çeken TEMA Vakfı, çevreye verilen ve verilecek olan zararların, siyasiler tarafından göz ardı edilmesinin, sürdürülebilir yaşam ve gelişme için kabul edilemez olduğunu belirtti. Ekolojik dengeyi ve doğal yaşam alanlarını görmezden gelmenin geri dönülemez çevre tahribatlarına yol açtığına dikkat çeken TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı A. Doğan Arıkan: “Doğal varlıklarımızı, alınıp satılacak kullanım malı değil, korunması gereken değerler olarak kabul edip doğaya ve topluma karşı sorumlu projeler geliştirmeliyiz.” dedi.

TEMA Vakfı danışmanları ve uzmanları tarafından hazırlanan Eko-Siyaset Bildirgesi, 12 Haziran Genel Seçimleri öncesi siyasi partilere ve seçmenlere bir çağrı niteliği taşıyor. Sadece ekonomi odaklı projelerin yapılması halinde, ortaya çıkacak büyük çevre tahribatlarının önüne geçmek adına tespitler ve çözüm önerileri sunan Eko-Siyaset bildirgesinin amacı, siyasi partilerin, söz konusu bildirgede yer alan maddeleri parti programlarına almalarını sağlamak.

Ekolojik dengenin ve doğal varlıkların korunması adına, Eko-Siyaset Bildirgesi’nde sunulan yönetimsel ve hukuksal düzenlemelerin zaman kaybetmeden hayata geçirilmesi gerektiğinin altını çizen TEMA Vakfı, Türkiye’nin reel büyümesinin ancak bu çerçevede mümkün olacağını belirtti. Konu ile ilgili açıklama yapan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi H. Ersin Özince, şöyle dedi: “Ben, burada bankacı kimliğimle değil, TEMA Vakfı gönüllüsü olarak bulunuyorum. Eko Siyaset Bildirgesi içerisinde, insanı ve doğayı birlikte korumak ve yönetmek için gerekli tüm formüller mevcut. Doğayı korumak için kurallar kesin olarak belirlenmeli; böyle olursa, sürdürülebilir yaşamı mümkün kılan tüm dinamikleri bir araya getirmiş ve yol haritamızı belirlemiş oluruz. Önemli olan bu birlikteliğe odaklanmaktır.”

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Deniz Ataç ise, “TEMA, çevre hakkının sürdürülebilir yaşam için olmazsa olmaz bir insan hakkı olduğu gerçeğinden yola çıkarak, Eko-Siyaset bildirgesini hazırladı.” dedi. Deniz Ataç, bildirge ile ilgili olarak, siyasi partilerin gelişme programları kapsamında, Çevre ve Doğal Varlık Yönetimlerini hazırlayarak acilen kamuoyuna sunmaları gerektiğini sözlerine ekledi.

Eko-Siyaset, sadece insanın değil, canlı cansız tüm varlıkların yaşam hakkını koruma anlayışına inanmayı gerektiriyor. TEMA Vakfı, toprağı, suyu, ormanı bereketli, ekonomisi güçlü ve toplumu mutlu bir Türkiye için, tüm siyasi partilerimize katkıda bulunmayı, toplumu bilgilendirmeyi, temel yurt görevi ve topluma karşı sorumluluk sayıyor.
TÜRKİYE ÇÖL OLMASIN! TEMA VAKFI



Editöre Notlar:

Toprağımız Hızla Ayağımızın Altından Kayıyor
Kökleriyle toprağı saracak, suyu tutacak bitki örtüsünden yoksun kalan topraklarımız, suyla, rüzgarla aşınıp, taşınıyor. Dünya, yılda ortalama 142 ton/ km2, Türkiye tek başına 955 ton/ km2 toprağını erozyonla kaybediyor. Ülke yüzeyimiz her yıl 0,8 mm aşınırken; topraklarımızın sadece % 7’sinde erozyon yok.

Toprak olmazsa üretim yapamaz, gıda güvenliği sağlanamaz. Gıdanızı kendiniz üretmezseniz, dışarıdan çok yüksek fiyatlara, satmak istedikleri takdirde, satın alabilirsiniz. Gıdanız olmazsa aç kalır, başkalarına muhtaç olursunuz.

Ç
özüm için; 5403 Sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu, toprağın korunması yönünde iyileştirilmeli, tüm maddeleri acilen uygulanmalı.


Türkiye, Toprak Rezervi Kalmayan 19 Ülkeden Biri
Ülkemizde, toplam yüzölçümünün 1/3’ü olan, 22 milyon hektar tarım alanında üretim yapabiliyoruz. Bu arazinin ancak yarıya yakını verimli tarım arazisi niteliğinde. Binlerce yıldır üzerinde yaşayan insanları besleyen yorgun Anadolu toprağı, amaç dışı kullanımlar, yanlış tarım politikaları ve erozyonla gücünü kaybetmiş durumda. Nüfus ne kadar artarsa artsın, artık yeni toprak rezervimiz kalmadı.


Toprak yoksa üretim de olmaz, soframızda yiyeceğimiz de. Her şey toprağa bağlı olduğu için tarıma elverişli kalan toprağımızı korumak adına önce ondan nasıl yararlanacağımızı belirlemeliyiz. Oysa Türkiye, halen arazi kullanım planlamasını yapmış değil. Tarım arazilerinin üzerine sanayi tesisleri kuruluyor, ormanlar yakılıyor, işgal edilip yapılaşmaya açılıyor, sulak alanlar kurutuluyor.

Ç
özüm için, topraklarımızı yeteneklerine göre nasıl kullanabileceğimizi belirleyen, nerede tarım yapılıp nerede hangi ürünü üreteceğimiz ve nereyi yapılaşmaya açacağımızı, kesin ve net olarak belirleyen Arazi Kullanım Planlaması’nı yapmalı ve uygulamalıyız.

Kanunun ön görmesine rağmen, bu güne kadar hiçbir adım atılmamış olan BÜYÜK OVALARIN korunması hükmü daha fazla ertelenmemelidir. Tarımsal potansiyeli yüksek ve bozulan-kirlenen ve amaç dışı tabu nedeniyle yok edilen BÜYÜK OVALARIMIZ zaman yitirilmeden Bakanlar Kurulu kararıyla koruma altına alınmalıdır.




Ağaç Sayımız Artıyor, Orman Varlığımız Azalıyor
Ağaç varlığı artan nadir ülkelerden biriyiz. Ağaç varlığımız artıyor, ancak orman varlığımız gitgide azalıyor. Dünyada kişi başına bir futbol sahası düşerken; ülkemizde dörtte bir futbol sahası büyüklüğünde orman alanı düşüyor. Orman, sadece yan yana gelmiş ağaç topluluğu değil; orman canlı ve cansız varlıkların oluşturduğu toprağı, suyu, havayı koruyan bir ekosistemdir. Doğal, yaşlı ve karışık ormanlar, biyolojik çeşitliliğin ve ekosistem sağlığının teminatıdır. Toprak ve su dengesini sağlaması, net karbon birikimini ve oksijen üretim miktarını tutma kapasitelerinin yüksekliği ile ormanlar yaşamsal öneme sahiptirler.

Ç
özüm için; ormanlarımızdan sadece yararlanmaya odaklı siyaset anlayışı sonlandırılmalı; başta Anayasa olmak üzere ilgili yasalarda ve yönetimsel düzenlemelerde ekosistemi her yönüyle koruyan ve sahip çıkan değişiklikler yapılmalıdır. Ormanları işgal edenlerin hak sahibi yapılarak ödüllendirildiği anlayıştan vazgeçilmelidir. 2/B sorunu satışla değil, insanları mağdur etmeden ‘süreli mülkiyet’ gibi yeni yöntemlerle çözülmelidir. Anayasa’nın 169/son maddesi ve Orman Kanunu’nun 2/B maddesi kaldırılarak yeni 2/B’lerin oluşması önlenmelidir.


Artık ‘Sudan Ucuz’ Devri Kapandı, ‘Su Gibi Değerli’ Devri Başladı
Türkiye’nin tüketilebilir yer üstü ve yer altı su potansiyeli yılda ortalama 112 milyar m3. Ülkemizde kişi başına yıllık hakkımız olan su ise, sadece 1.430 m3. Sanıldığı gibi su zengini değil, su azlığı yaşayan bir ülkeyiz.

Kanada, kişi başına 92.000 m3 ile su zenginliğinde dünya genelinde birinci sırada. Bir Kanadalı, yılda bir Türk vatandaşından 64 kat fazla suya ulaşabiliyor. ABD, Kuzey Avrupa Ülkeleri ve İzlanda 10.000 m3'ün üzerinde su potansiyeli ile su zengini ülkeler arasında. Bir Amerikalı veya İzlandalının suyu, bizden 6 kat fazla.

Dünya üzerindeki tatlı su varlığının sadece % 1.76’sı insan kullanımına uygun. Artık ‘sudan ucuz’ devri kapandı ‘su gibi değerli’ devri başladı. Suyun petrolden daha değerli olduğu anlaşıldı. İklim değişikliği nedeniyle içinde bulunduğumuz coğrafya çölleşiyor. Su paylaşımı için çıkabilecek savaşlar uzak değil.
Ç

özüm için; Su Yasası acilen çıkartılmalıdır.
Toprak Koruma ve Arazi Kullanım Kanunu’nun orijinal taslağını hazırlayan TEMA, ülkesine ve toplumuna duyduğu sorumluluğun gereğini bu konuda da yerine getirmeye çalışmış ve temel nitelikli bir SU KANUN TASARI taslağını hazırlamıştır.

HAVA, SU VE TOPRAK ; Bedelsiz ama sınırsız değil

4 Milyar yıldır, oluşum ve değişim süreci yaşayan dünyamız, son yüzyıla kadar üzerinde var olan doğal kaynaklar ve bu kaynakları tüketen canlıların varlığını dengeli bir şekilde devam ettirdi. Tüm canlıların herhangi bir bedel ödemeden yararlandığı ve paylaştığı hava, su ve toprak kendini yenileyerek ve temizleyerek, yaşanılabilir dünyayı sürekli kıldı. Ancak, son yüzyılda ne olduysa, medeni ve akıllı varlık olan insan, hızlı gelişme, tüketim ve buna bağlı olarak doğal kaynakları hızla yok ettiği bir dönemece girdi. Son yüzyıl ve özellikle yüzyılın son çeyrek dönemi; bu dönemde öyle hızlı bir gelişim ve doğal kaynak tüketimi yaşandı ki, bu gelişmenin yarattığı yıkıcı etkiler, binlerce hatta on binlerce yıllık süreçte yaşanan değişimden daha fazla olmuştur.
Peki eğitimli, fayda-maliyet ve risk analizini yapabilen, kirlenme olgusunu daha iyi bilen, imkanlarının farkında olan insan oğlu ne hata yaptı ki, kıyamet senaryolarına varan ürkütücü doğa olaylarına ve tahribata neden oldu son yüzyılda.
İnsan oğlu hata yaptığının farkında mı ki !. Azla yetinmek yerine her zaman çeşidi bol, daha lüks ve daha fazlasını talep etmesi yönünde teşvik edildi. Nasıl mı?, görsel, yazılı ve fısıltıya dayalı medya gücü ve idarecilerin ve gündem yaratıcıların etkisi ile.
Yüksek katma değer elde etmek isteyen firma ve araştırmacılar yaptıkları araştırmalarla elde ettikleri bilgileri dünyaya yayarak yeni ve ucuz enerji ( nükleer ve petrole- kömüre dayalı termik enerji) tüketim ürünleri ve dolaysı ile yüksek bedellerle bilgi, patent, tesis, mamul ürün imali, teknolojik ve genetiği değiştirilmiş ve de kontrol altında tutulan gıda ürünlerinin üretimi ve satışını yaparak büyük karlar elde etmekte ve bizlere bol, her zaman bulunabilen ve de ucuz sanayi ürünleri, enerji ve besin sağlamaktadırlar.
Temiz ve yenilenebilir enerji kaynağı olan akarsuların teknik ve ekonomik olarak mümkün olan her noktasına, yeni nesil teknolojilerle donatılmış uzaktan kontrol edilen baraj, bentler ve santraller inşa ederek akan suları tutup, yönlendirilerek çok ucuza, sürekli enerji sağlayıp, sanayinin ve gelişimin ihtiyacı olan enerji sağlanabilmekte, bizlerin konforlu bir yaşam sürmemizi sağlamaktadırlar.
Yukarıda belirtilen bunca gelişmeye karşın neden TOPRAK; SU ve HAVA kirlenmekte, yok edilmektedir. Gelişiyorsak, daha akıllı isek ve her şeyi hesaplayabiliyorsak, küresel ısınma, temiz su kaynaklarının ve verimli toprakların tükenmesi, atmosferin yapısal bozulması ve de kıyamet senaryoları neden?
Biraz düşünen herkes neden-sonuç ilişkisini kurabilir ve hatta kıyamet senaryosunda kendine biçtiği rolünü de görebilir. Nasılmı!
Hepimiz evimizde rahat yaşamak için hiç kesilmeyen ve artan ihtiyaca cevap verebilecek elektriğin var olmasını istiyor muyuz? Evet. Peki bu enerjinin nasıl elde edildiğini ve bu enerjinin üretilmesi için kullandığımız doğal kaynakların nasıl tüketildiğini, kirletildiğini ve hatta yok edildiğini, yani bizim enerjimiz karşılığında pek çok canlının yaşamına son verildiğini, insanların köklerinden, kültürlerinden koparıldığın, ekosistemlerin tamamen yok edildiğini hiç düşünüyor muyuz ? Hayır.
Hepimiz, sevdiğimiz sebze ve de meyveleri, et ve süt ürünlerini her mevsim, kolay çürümeden ve de ucuz olarak yemek istiyoruz. Ancak, kaçımız bu ürünlerin bize ucuza gelebilmesi için üreticilerin gübrelerle, ilaçlarla ve ürün atıkları ile toprağı, suyu ve de atmosferi kirletildiğini ve bu gidişin geri dönüşünün olmadığını düşünüyoruz. Sorumsuz tüketim isteklerimizin, gelecek nesillerin temiz su, toprak ve hava bulmasını imkansız hale getirmekte olduğunu düşünmek bile istemiyoruz.
Bizim orantısız artan enerji talebimizi karşılamak için çözüm olarak sunulan Nükleer fizyona dayalı enerji üreten santralerin, bir şekilde arızalanması durumunda ortaya çıkan radyasyonun yakın ( 30-100km) çevresindeki toprağı, suyu en az 1000 yıl kullanılamaz hale getireceği ( örneği; çok yakınızdaki Ukrayna-Çernobil faciasının yaşandığı bölge ) ve daha az olmakla birlikte uzak çevrede kansere ve nesiller boyu sürecek genetik hastalıklara neden olacağını düşünmüyoruz..
Son yüzyılın mucize hammaddesi petrol, araçlarımızda, evlerimizde, enerji santrallerinde enerji üretimi, ulaşım, ısınma vb yollarla hayatımızda yer almaya başladı. Son çeyrek yüzyılda ise, gübre, giyim, mobilya, her türlü kaplama, yapı inşa malzemesi ve hatta besinlerde katkı maddesi, ilaç üretiminde dahi kullanılmaya başlanmış, kısacası hayatımızın her alanına girmiştir. Peki sadece hayatımıza mı girmiş, hayır bize fayda olan petrol türevli kimyasallar, küresel ısınmaya neden olan karbon bileşikleri, kükürt vb kimyasalların atmosferde aşırı artışına, canlıları zararlı ışınlardan koruyan ozon tabakasının delinmesine, atmosferde ısının tutulması sonucu küresel ısınmaya bağlı iklim felaketlerine neden olmaya başladı. Bitmedi, petrol kökenli, pek çoğunun yapısını ve etkisini bilmediğimiz organik bileşikler ve bazı elementler toprak ve su kaynaklarına karışarak içilen suyun ve toprakta yetişen besinlerin kirlenmesine neden oldu. Gübreler ve ilaçların tarım alanlarına atılması ve kullanım sonrası oluşan sıvı ve katı atıkların arıtılmadan doğaya bırakılması ve özellikle atmosferde taşınan zararlı bileşiklerin yağışlarla yer yüzüne inmesi sonucu önce topraklar zehirlendi sonra su kaynakları. Nerede mi, inanılmaz gibi görünse de, oranı değişmekle birlikte yerkürenin hemen her noktasında. Kutupta, çölde, Hiamalayalar da ve her yerde.
Neden mi, çünkü atmosfer bünyesine aldığı kirleticileri binlerce kilometre taşıyarak yağışlarla, ormanlara, çöllere yada kutuplara bırakmaktadır. Yani Amerika’nın atmosfere saldığı kirleticiler kutuptaki buzul yada ayının, penguenin, balinanın bünyesinde birikmekte. Bu birikme tüm toprak, su kaynaklarında olduğu gibi, toprak ve suya bağlı yaşayan yada beslenen tüm canlı türlerini de kapsamaktadır. Gidişat, akıllı yaratık insanın, kendi yarattığı kirlilikle yok etmeye başladığı doğal kaynaklar ve canlılarla birlikte kendi neslini de yok etme ye doğru yol alışını işaret etmektedir.
Sınırsız ve tükenmez sanılan doğal kaynaklar ve dünyamız, insanlık için yaşanılmaz, yok oluş sınırına doğru yol almakta, bedelsiz olarak tükettiğimiz doğal kaynakları bedelini ödesek dahi geri getirebilecek miyiz, Asla! Tarih tekerrür edebilir ancak yeni bir dünya, atmosfer, toprak ve su asla yeniden yaratılamaz, oluşturulamaz.
Elde edilen enerjinin, madenin, besinlerin bedeli belli, peki, yok olan doğa, hastalanan ve ölen insan ve diğer canlıların bedeli ne kadar?
Bizmi Dünya’ya ait iz yoksa Dünya’mı bize ait!!!!!!!
Akıl Allah vergisi, peki düşünebilen insan olmak!!!!!

(DENGE Dergisi, 2011)

Gümüşhane- Yeşildere (Haşere ) Köyü

Trabzon ve Doğu Karadeniz Bölgesinin sahip olduğu, doğal, tarihi ve kültürel değerlerin tespiti, tanıtılması ve korunması için çalışma yapmak ve korunması için halkı bilinçlendirmek amacı ile kurulan ve bu doğrultusunda etkinlikler düzenleyen DOĞAL VE TARİHİ DEĞERLERİ KORUMA DERNEĞİ ve TEMA VAKFI TRABZON TEMSİLCİLİĞİ üyeleri ve dostları, 15 mayıs 2011 tarihinde, yağmurlu bir Trabzon'dan ayrılıp güneşli harika bir günde Gümüşhane'ye bağlı Yeşildere (Haşere) köyü ve vadisine, tanıma ve tanıtma gezisi düzenledi. Gümüşhane'nin saklı güzelliklerden olan ve pek çok tarihi, doğal güzelliği bağrında barındıran köy ne yazık ki bölgede bilinmemekte ve korunması gereken tarihi ve doğal güzellikleri hızla yok olmaktadır( ormanları inanılmaz bir şekilde tahrip edilmekte, bakınız fotoğraflar)

Köyde var olan tarihi eserler; tahminen Bizans döneminden kalma Kilise , 1910 yılında Rumlar tarafından inşa edilen ilk ve orta okul, çok özgün ve ince taş ve ahşap işçiliğine sahip pek çok ev ve diğer yapılar, tarihi bahçeler ve bu bahçelerde; birçoğu vadiye ve Gümüşhane'ye özgü armut, elma, erik, üzüm vd. meyva çeşitleri.


Yeşidere ( Haşere) Köyü Antik çağdan Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine kadar kullanılan tarihi Trabzon - Tebriz kervan yolunun Kolat Geçidi- Bozbend Geçitlerinden geçerek Gümüşhane'ye ulaşan hattının üzerinde idi ve Yavuz Sultan Selim Döneminde Bozbend Geçidinin Güvenliğini sağlamak ve yolun bakımını yapmakla görevli olan bir köydü.

Meyva çiçekleri ile bezeli vadinin sarı çiçekli tarlalarında, tarihi mekanlarında objektifime takılarak çektiğim birkaç fotoğraflar ektedir.

Yeşildere ve çevresi bahçeleri, tarihi dini yapıları (kilise, cami), özgün mimari yapıdaki evleri. Baharda coşan şelaleleri, ormanı ve Zuvar çayırları ile görülmeye değer ve korunması gereken saklı bir cennet gibidir.

Köyün sahip olduğu doğal ve tarihi değerler; yöre halkının ve devletin ilgisine ve yetkililerin bilinçli olmasına ihtiyaç duymaktadır. Umuyoruz farkına varması gerekenler kısa vadede fakına varır.
bilincine ve


Yrd. Doç. Dr. Coşkun ERÜZ (TEMA Vakfı Trabzon Temsilcisi, Doğal ve tarihi Değerleri Koruma Derneği Başkanı)